Kul, Allah’tan başkasına ilgi duyarak bağlanır ve ondan Allah’a kulluk için muhtaç olduğundan fazlasını alırsa, bu, o kula zarardır. İhtiyâcından çok yer içerse zararını görür. Evlilik ve giyim de aynıdır. Bir şeyi ölesiye, içtiği su bile beraber gidecek kadar severse, bir gün gelir ya ondan bıkar veya ayrı düşer. Me’sur bir haberde şöyle deniliyor:
«İstediğini sev, nasıl olsa ayrılacaksın. Dilediğini yap, nasıl olsa karşılığını göreceksin. İstediğin gibi ol, çünkü nasıl davranırsan sana da öyle davranılır.»
Şunu bilmelisin ki, her kim bir şeyi Allah’tan başkası için severse, sevdiği o şey, kendisine kesinlikle zarar verecek, azaba uğramasına neden olacaktır. İşte bundan dolayı altın ve gümüş biriktirip de, bunları Allah yolunda harcamayanlar, depo ettikleri şeyleri, kıyamet gününde başı dazlak bir bahâdır olarak karşılarında göreceklerdir. O korkunç şey şakaklarından kavrayıp ‘ işte ben senin depo ettiğin mâlınım ‘, diyecek (Buhârî, Zekât 3, Tefsir, sûre 3/14, Hıyel 3; Neseî, Zekât 6, 20; Ahmed İbn Hanbel l /377, 2/98, 137, 156, 355, 489, V/2; İbn Mâce, Zekât 2; Muvatta’, Zekât 22 v.s. ye bakınız.).
Hadîs-i şeriflerdeki benzeri şeyler de böyledir.
«Allah kıyamet günü der ki: Ey Âdemoğlu, yani şimdi kim dünyâda neyi dost edinmişse, o kimseyi ona bırakıversem adalet olmaz mı?»
Dost edinmenin temelinde sevgi vardır. Dostluğun kökeni sevgidir. Artık kim Allah’tan, başka bir şeyi severse, kıyamet gününde Allah, onu, o dost edindiği şeye havale edecek ve onu cehennemine atacaktır. Cehennem ne kötü bir sondur. Yine kim bir şeyi Allah’tan başka bir şey için severse, onu bulsa da, kaybetse de zarar edecektir. Kaybederse ayrılık çekecek, üzülecektir. Bulsa elde edeceği lezzetten daha çok sıkıntı çekecektir. Bu hem tecrübe ve hem de düşünceyle sabittir. Kim Allah’tan başka bir şeyi, Allah’tan başka bir şey için severse, uğrayacağı zarar edindiği yarardan fazla olur. Yaratıkların yükü omuzuna biner. Fakat Allah için, Allah yolunda olursa böyle bir duruma düşmez. Çünkü böylesi bir sevgi, kula olgunluk ve güzellik verir. Resûlüllah (s.a.v.) ‘den rivayet edilen şu hadîs de bunu ifâde ediyor:
«Dünyâ da mel’undur, içindeki şeyler de. Ancak Allah’ın zikri (yâdı, kitabı) ve zikri peşinde olan şeyler hâriç» (Tirmizi, Zühd 14;İbn Mâce, Zühd 3)
Hadîsi, Tirmizi ve başkası rivayet etmiştir.
Kulun yaratıklara dayanıp güvenmesi, güvendiği yerden zarar görmesine neden olur. Çünkü oradan yardım göremez. Bu da tecrübe ve istikra’ ile sabittir. Kul Allah’tan başkasına ümit bağlayıp güvendikçe, mutlaka güvendiği dağlara kar yağmış, Allah’tan başkasından yardım bekledikçe yardımsız kalmıştır. Nitekim Allah şöyle buyurur:
«Kendilerine destek olsunlar diye Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Asla! İlâh edinilenler kendilerine yapılan tapınışları kabul etmeyecek, tapınanlara karşı duracaklar» (19 Meryem 81).
Yaratıklar arasındaki bu iki şey (ilâh edinmek ve destek beklemek), ibâdet (kulluk) ve yardım istemekle aynıdır. Allah Teâlâ:
«Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz» (1 Fatiha 5), buyurduğuna göre, kulun saadet ve selâmeti Allah’a kul olmak ve O’ndan yardım istemektedir. Başkasına kul olması, başkasından yardım istemesi, zararına, helak olmasına ve bozulmasına sebeptir.
Şüphesiz ki Allah (c.c.) muhtaç değildir; her övgüye lâyık ve her övgüden yücedir, cömerttir ve merhametlidir. Kuluna muhtaç olmadığı halde onlara veren ve ihsan eden yalnızca O’dur. Onun için hayır ister, sıkıntısını giderir. Ne kulundan bir fayda görmek için yapar bunları, ne de kendinden bir zararı defetmek için. Sadece ve sadece bir rahmet, bir lütuf olarak yapar. Kullar ise yaptıkları bir şeyi ancak kendilerine bir pay çıkarmak için yaparlar. İlgilerini bir başkasına sevgi göstermek, hürmette bulunmak, bir menfaate vâsıta veya bir zarara engel olmak şeklinde ortaya koyarlar. Her ne kadar bunlar da Allah’ın bir inayeti olmakla beraber, onlar bu işleri – eğer Allah için yapılmamışsa – kendilerine pay çıktığı için yaparlar. Çünkü bu kullar eğer birini sevmişlerse, artık ister içine, ister dışına imrenmiş olsunlar, bu sevgiden bekledikleri hedefe ulaşmak isterler. Peygamberleri, velîleri sevdikleri zaman, bu sevgilerine karşılık onlarla beraber olmak, onları görmek ve sözlerini işitmek isterler.
Aynı şekilde kim bir insanı yiğitliğinden, önemli bir mevkide olduğundan, güzelliğinden ve asaletinden dolayı seviyorsa, bu sevgiden payına düşen bir çıkar bekliyordur. Onu sevmekten zevk almamış olsaydı sevmezdi. Bir hizmet veya mal sağlayarak ona fayda verseler veya dua ve sitayişte bulunarak da olsa bir düşmanın veya hastalığın zararını engelleseler, durum aynıdır. Demek ki böyleleri eğer yapılan iş sırf Allah için değilse, yaptıklarına bir karşılık bekliyorlar. Hükümdarların askerleri, efendilerin köleleri, san’atkârın çırakları, devlet başkanının çevresi hep hizmet ettikleri bu kimselerden paylarına düşecek olanı elde etmek için çalışırlar. Bunların çoğu, bir hizmetçinin alacağı ücreti düşünme seviyesini aşamazlar. Tabiî ki, başka türlü bir eğitim ve öğretimden geçmiş olanlar bunun dışındadır. Bu, ya dinî yönde olmuştur veya güzel bir fıtrat vardır, mükâfat ve merhamet gibi bir iyilik söz konusudur. Eğer bunlar yoksa öncelikle gözetilen amaç, herkesin kendi çıkarıdır. Bu da Allah’ın bir hikmeti. O, bu sayede yarattıklarının yararına olan şeyleri sağlıyor, dünyâ hayâtında geçimlikleri ayarlıyor, insanları birbirlerinden yararlansınlar diye farklı seviyelerde yetiştiriyor, var ediyor.
Artık anlaşılmıştır ki, hiçbir yaratık öncelikle senin faydanı düşünmez. Aksine seni aracı yaparak kendi çıkarlarını gözetir. Eğer adalete uyulmazsa bu, senin zarar görmen pahasına da gerçekleşebilir. Dolayısıyla onu herhangi bir ihtiyacını gidermek için çağırdığın zaman, büyük bir ihtimalle, fayda vermekten çok zarar vermesi için çağırmış olabilirsin.
Allah (c.c.) ise istediğini senin için ister. Çünkü O’nun sana ihtiyacı yoktur, senden faydalanmaktan uzaktır. Bu senin için mutlak menfaattir, O’ndan asla zarar gelmeyeceğini iyi düşün. Bunu aklından çıkarmazsan, bu düşünce seni, mahlûkata bel bağlamaktan, onlardan bir çıkar beklemekten alıkoyar. Gerçi ne öncelikle seni düşünürler, ne de yararına olacak şeyleri sağlayabilirler; fakat böyledir diye sakın insanlara haksızlık etme. Onlara iyilik etmekten, eziyetlerine katlanmaktan vazgeçme. Onlardan bir şey beklediğin için değil, Allah için iyilik et. Ne onlardan kork, ne de onlara bel bağla. İnsanlar için Allah’tan kork, Allah için insanlardan korkma. İnsanlar için Allah’tan ümit et, Allah için insanlardan değil. Allah’ın buyurduğu gibi ol:
«Cehennemden, en çok muttaki olan, malını temizlenmek için veren, hiçbir kimseden karşılık beklemeyen, ancak yüce Rabbinin rızâsını arayan kimse uzaklaştırılacaktır» (92 Leyl 17-20).
«Sizi yalnızca Allah için doyuruyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz» (76 İnsân 9).
Yaratıkların büyük çoğunluğu, sana zarar vermesi pahasına senden istifâde ederek kendi ihtiyaçlarını elde etmek ister. Çünkü muhtaç olan, ihtiyâcını elde etmekten başka bir şey düşünmez.
Sana korku, açlık ve hastalık gibi bir zarar gelecek olsa insanlar onu ancak Allah’ın izniyle giderebilir ve bunu yaparken kendilerinin varacağı hedeften başka bir şey düşünmezler.
İnsanlar sana bir fayda sağlamaya çalışsa, ancak Allah’ın senin için belirlediği oranda bir fayda sağlayabilirler. Zarar vermeye uğraşsalar da yine ancak Allah’ın belirlediği kadar bir zarar yapabilirler. Evet, sana ancak Allah’ın izniyle fayda sağlar, Allah’ın izniyle zarar verebilirler. O halde onlara ümit bağlama.
Allah buyurur ki:
«Yoksa şu ordumuz dediğiniz mi Rahmân’dan öte size yardım edecek? Şu kâfirler hep bir aldanış içindeler. Peki ya Allah rızkı kesecek olsa, şu sizi rızıklandıracak olan kimdir? Hayır onlar bir azgınlık, bir çılgınlık içinde yüzüyorlar» (67 Mülk 20, 21)
Yardım, zararı uzaklaştırmayı, rızık ve menfaat kazandırmayı içine alır. Yine buyurur ki:
«Bu evin (Kâ’be’nin) Rabbine kulluk etsinler. O ki kendilerini aç iken doyurdu, korkudan emin kıldı» (106 Kureyş 3-4).
«Onlara emin, dokunulmaz ve her türlü ürünün katımızdan bir rızık olarak toplanıp getirildiği bir bölge vermedik mi?» (28 Kasas 57)
İbrahim Halilullah (a.s.) demişti ki:
«Rabbim, burayı emin bir yöre kıl, ehline de ürünlerden rızık ver…» (2 Bakara 126)
Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurur:
«Güçsüz ve zayıf olanlarınız sayesinde rızıklanıyor, Allah’ın yardımına erişiyorsunuz» (Buhârî, Cihâd 76; Tirmizî, Cihâd 24; Neseî, Cihâd 43; Ahmed İbn Hanbel V/198.)
Yani onların duaları, namazları ve ihlâsları sayesinde.
Özet:
Sözün özü, şayet sen bile kendi menfaatini bilemiyorsan, ona karşı yeterli değilsen, gerektiği gibi isteyemiyorsan, artık kendi yararını bilmek, ona güç yetirmek ve onu istemek senden başkasına mı düşmüş?. Allah – Sübhânehu ve Teâlâ -dır yegâne bilen, sen bilmezsin, O’nun gücü yeter, sen yetmezsin, sonsuz fazlından O verir sana. Bak istihare hadîsinde buyuruluyor ki:
«Allahım, senin bildiğince senden hayır isterim. Senin kudretinle Senden güç isterim. Senin sonsuz fazlından isterim. Çünkü Senin gücün yeter benim yetmez, Sen bilirsin ben bilmem, Sensin bütün gaybı bilen»( Buhârî, Teheccüd 25, Daavât 48, Tevhîd 10; Ebû Dâvud, Vitr 31; Tirmizi, Vitr 18) .
Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yalnızca O vardır ve hiçbir ortağı yoktur. Şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür. Salât ve selâm O’nun üzerine olsun.
«De ki: Mülkün sahibi, varlığın Hâkimi olan Allah’ım, mülkü, hâkimiyyeti dilediğine verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini güçlü kılar, dilediğini alçaltırsın» (3 Âl-i İmrân 26).
«Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Başınıza bir darlık geldiğinde de yalnız O’na feryâd edersiniz» (16 Nahl 53).
«Allah seni bir darlıkla yoklayacak olsa, onu yine kendisinden başka kimse gideremez. Bir hayır verecek olsa, artık O’nun ihsanına da kimse engel olamaz» (6 En’âm 17).
«Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz» (1 Fatiha 4).
«Artık O’na kulluk et ve O’na dayan» (11 Had 123).
«Ancak O’na dayandım, dönüş yalnız O’nadır» (13 Ra’d 30.)
«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı teşbih eder. Saltanat O’nun, hamd O’nundur. O herşeye kadirdir» (64 Teğâbun 1.)
«Bil ki: Allah’tan başka ilâh yoktur. Kendi günahına ve kadın -erkek bütün müminlerin günahına mağfiret dile» (47 Muhammed 19.)
«De ki: Ne dersiniz, Allah bana bir zarar vermek istese, o Allah’tan başka yalvardıklarınız mı O’nun verdiği bir sıkıntıyı giderecek; Allah benim için bir rahmet murad etse, onlar mı tutup önleyiverecekler» ( 39 Zümer 38.)
«De ki: Çağırın şu Allah’tan başka kendilerinden bir şeyler umduklarınızı, birşeyler var sandıklarınızı. Onlar ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşeye sahip değillerdir. Ne göklerde, ne yerde Allah’a bir ortaklıkları olmadığı gibi, O’nun onlardan hiçbir destekçisi de yok. Allah’ın izin verdikleri dışında kimsenin şefaati fayda vermez» (34 Sebe’ 22-23.)
«De ki: Çağırın şu O’ndan başka ümit beslediklerinizi, gördünüz ya onlar ne bir sıkıntıyı sizden giderebilir, ne de başka bir yana çevirebilir. Onlar – Allah’a en yakın olanları da dahil olmak üzere -Rablerine varacak vesileye sarılır, O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur» (17 İsrâ 56-57)
«Allah ile beraber başka hiçbir ilâha yalvarma. O’ndan başka ilâh yoktur. O’ndan başka herşey helak olacaktır. Hüküm yalnızca O’nun ve O’na döndürüleceksiniz» (28 Kasas 88.)
«Ve hiç ölmeyecek yegâne diriye (Allah’a) tevekkül et ve O’na hamdederek teşbihte bulun. Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter. Gökleri, yeri ve arasındakileri yaratan O’dur» (25 Fürkân 58-59.)
«Halbuki onlara yalnızca Allah’a ve dini sırf O’na tanıyarak dosdoğru kulluk etmeleri, namazı dosdoğru kılıp zekâtı vermeleri emrolunmuştu» ( 98 Beyyine 5.)
Bu ve buna benzer birçok âyet ve hadîs vardır. Özellikle ilim ve îman ehli kimseler başta olmak üzere, ümmetin icma’larında da bu vardır. Çünkü bu (yani Allah’ı İlâh Olarak Birleme Kaidesi) ümmet nazarında dinin odağını teşkil eder ki, hakikat de budur.
başörtüsü fetvası”>TSK kitabında başörtüsü fetvası
Kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor.
Asker,İslam adına Fetva vermeye başladı.Herkes Görevini yapmalı,Olur- olmaz Zırvalamamalı.
Örtünmek İslamın emridir.Türk Silahlı Kuvvetleri görevini yapsın,başkasının işine burnunu sokmasın.
———
Genelkurmay Başkanlığı tarafından askerlere dağıtılan ve üzerinde ”Hizmete Özel” yazan kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor ve “Türk gelenek ve göreneklerinde türban,peçe ve çarşaf yoktur.Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır” deniliyor.
Kitapçıkta, Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetlerinin, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklandığı, söz konusu hadislerin de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulduğu öne sürülüyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın söz konusu kitapçığı, kendisi gibi resmi kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 29 yıl önce verdiği ve ‘Başörtüsünün dinin emri olduğu’na yönelik kararını dikkate almadığını gösteriyor.
İŞTE O SKANDAL İFADELER
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve örgütün yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanan Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’da ele geçirilen 14 sayfalık kitapçıkta şu ifadeler yer alıyor:
“Bu kitap, irticai unsurların baş örtüsü veya türbanı simge yaparak, demokratik ve laik Cumhuriyet aleyhine karşı başlattıkları gerici girişimlerin nedenlerini, Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kılık-kıyafet düzenlemelerinin hukuki gerekçelerini ve Anayasa ve kanunlar çerçevesinde konuya yaklaşımın nasıl olması gerektiğini açıklamak maksadıyla hazırlanmıştır.”
(�)
“Türkiye’de başörtüsü veya türbanın kullanılması yasak değildir. Yasak, devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle, kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanmaktadır. Devletin; sokakta, evinde, tarlasında ve kendi işyerinde başörtüsü ve türban kullanan kadınlarımızın kılık-kıyafetine karışması ve bunlara karşı herhangi bir yasak uygulanması söz konusu değildir.”
(�)
“Türban, bir Kur’an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır.”
(�)
“Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır”
“(�) Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.”
“(�) Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetleri, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklanmakta, bu hadisler de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulmaktadır.”
“Anayasa’ya ve bu yargı kararlarına rağmen, bugün gelinen noktada; ‘Başörtüsü ve türban’, din adına, demokratik ve laik Cumhuriyetimize karşı başlatılan karanlık amaçlı bir mücadelenin ‘simgesi’ haline getirilmiştir. ‘Başörtüsünü bir yaşam ve giyim tarzı olarak benimseyen’ insanlarımız, bu karanlık amaçlı mücadelenin esas oyuncuları tarafından, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışılmaktadır…”
DİYANET: BAŞÖRTÜSÜ ALLAH’IN EMRİDİR
Başörtüsü konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı, 29 yıl önce çok önemli bir fetva verdi. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “Cenab-ı Hak, Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasını emretmiştir” deniliyor.
Başörtüsünün İslâm dininin kesin emri olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 tarihli ve 6 nolu kararında şöyle yer almıştı:
“Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakıyla sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları, dinî bir vecibedir.”
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “İmam-Hatip Liselerinin yönetmeliğinde, dinimizin Müslüman kadınların örtünmesi ile ilgili hükümlerine aykırı Anayasamızın tanıdığı kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer almasının uygun olmayacağı mütalâa olunmuştur” deniliyor.
(Vakit)

İŞTE O SKANDAL İFADELER
http://www.memleket.com.tr/news_detail.php?id=50334&uniq_id=1254575393
http://www.sonsayfa.com/Haberler-tsk-kitabinda-basortusu-fetvasi–126306.html
وَيَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ
İSLAM’I TEBLİĞ ETMENİN ÖNEMİ
İslam dinini başkalarına ulaştırmak iki yönden önem kazanmaktadır:
1- Davet edilenler
İnsanların menfaat ve maslahatı, davet görevinin yerine getirilmesini ve bunun devam etmesini gerekli kılmaktadır. İnsanlar yapıları gereği, Allah’tan gelen beyanat ve daveti kabul etme eğilimindedirler. Buna bağlı olarak Allah Teâlâ, birtakım emir ve yasaklarla insanoğluna sorumluluk yüklemiştir.
Bu sorumluluğu kabul edenlere de, onu başka insanlara tebliğ etme ve onları Allah’ın dinine davet etme görevi vermiştir. Allah, rahmetinin bir eseri olarak insanları, ahlak ve alışkanlıklarını değiştirebilme kabiliyetinde yaratmıştır. Bunun en açık göstergesi, Allah’ın dinî emir ve yasaklar koyması, peygamberler göndermesi ve bazı insanların peygam berlerin davetini kabul etmesidir.
İnsanların Allah’ın dininden uzak kalmamaları, gaflet içinde bulunmamaları, sınırsız arzu ve isteklerine kapılmamaları, insanları ayartmak için fırsat kollayan şeytanın ve sapkın düşüncelere çağıran kimselerin peşlerine takılmamaları için İslam’a davet ve tebliğin devam etmesi bir zorunluluktur.
Şeyh Muhammed el-Hıdr Hüseyin, davetin önemine dikkat çekerken şunları söyler: “Yaşadığımız bu çağda birçok sapkın düşünce sahibi kimselerin, başka toplumlarda benzeri bulunmayan birçok propaganda araçlarına sahip olduklarını unutma. Birçok yerde açılan kulüpler, yayımlanan gazete ve dergiler, kurulan dernek ve vakıflar, harcanan mallar ve kullanılan mevki ve makamlar bu propaganda araçlarından sadece birkaç tanesidir. Toplumda bilinçli inkar ve azgınlıktan değil; bilgisizlik ve ileriyi görmemekten kaynaklanan bazı sapkın düşünceli gruplar da bulunmaktadır. Bu gruplar, dinî gerçeklerin yanına dinle kesinlikle bağdaşmayan birtakım düşünceler koymaktadırlar.”[1]
Bu durum, İslam’a davet görevinin ne denli önemli olduğunu ortaya koymakta, bu uğurda yapılacak çalışmaların en üstün ve en faziletli çalışmalar olduğunu göstermektedir.
2- Davet ve insanların buna ihtiyacı
Davet, amacı olan bir hareket ve eylemdir. Bu yüzden dünyanın her tarafına ulaştırılması gerekir. Davet, insanların Allah katında tek geçerli din olan İslam’ı duymaları ve kabul etmelerini kolaylaştırmak için yapılır. Allah Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde müslümanlara, İslam’a davet etmeyi ve bu dinin dünyanın dört bir tarafına yayılması için çalışmalarını emretmiştir. Biz burada daveti emreden ayetlerden sadece birkaçını vermekle yetineceğiz:
“Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”[2]
“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vaadetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre bü yük bir ecirle üstün kılmıştır. (Onlara) kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir.) Allah, bağışlayandır, esir geyendir.”[3]
“Mü’minlerin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup savaşa çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarıp-korkutmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.”[4]
Dr. Ahmed Ğalluş der ki: Şeyh Ali Mahfuz şöyle söyledi: “Hastalıklar bir bedene bulaştığında, o bedenin güzellik ve parlaklığını yok eder. Hatta birçok kez, hastalık kronik ve ağır bir hal almadan gerekli ilaçlar kullanılmadığında bedenlerin ölümüne neden olur. Kalpler de aynen böyledir. Manevî hastalıklar kalbin nurunu söndürür, hatta belki de ölü müne neden olur. Böylece ölü kalp sahibi, doğru yoldan uzaklaşır, sapkınlıklar içinde bocalar durur. Nefsin hoşlandığı zevklerin peşinden gider, Allah’ın emir ve yasaklarına aldırmadan, her türlü kötülüğü yapmaktan kaçınmaz.”
Kalplerin hastalanmasına ve ölümüne neden olan, işte bu tür sınır tanımayan davranışlar ve eylemlerdir. Bu hastalıkların temiz İslam’ın kurallarından başka ilacı ve çaresi yoktur. Bilimsel hutbe ve vaaz karışımlarından elde edilen bu ilaçlar ancak, manevî hastalıkları yok edebilir.[5]
İslam’a davet görevini yerine getirmenin önemi burada açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden fitne ve fesatla dolu bu dünyada yaşayan insanlar, sorumluluklarının bilincinde olan ve rollerinin önemini iyi kavramış samimi davetçilere ihtiyaç duymaktadır. Özellikle düşünce, ekonomi ve hatta askerî alanda batının kölesi durumuna gelmiş İslam dünyası böyle davetçilere daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
———-
Kaynak:
[1] “ed-Da’vetu ile’l-islah”, s. 9’dan naklen, Dr. Ahmed Ğalluş, “ed-Da’vetu’l-islamiyye”, s. 231.
[2] Bakara, 218.
[3] Nisa, 95-96.
[4] Tevbe, 122.
[5] “Hidayetu’l-mürşidin”, s. 69-70’den naklen, a.g.e., s. 232.
==========
Kur’an-ı Kerîm’de getirilen açıklama da bu şekildedir. Kur’an-ı Kerîmde ümmeti bu üç sınıfa ayırmaktadır. Yüce Allah buyuruyor ki:
“Sonra kullarımızdan seçtiklerimize kitabı miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir. Kimisi orta yolu tutandır. Kimisi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmiştir.İşte bu büyük lutfun ta kendisidir.” (Fâtır, 32)
1 – İman farzını yerine getirmeyen müslüman, nefsine zulmeden kimsedir.
2 – Orta yollu hareket eden kimse farzı yerine getiren ve haram olan şeyleri terkeden mutlak mü’mindir.
3 – Hayırlarla ileri geçen kimse ise, görüyormuş gibi Allah’a ibadet eden ihsan sahibi kimsedir.
Şanı Yüce Allah, ahirette insanların bu üç sınıfa bölünmelerini Vakıa, Mutaffifîn ve İnsan (Dehr) surelerinde zikretmiş, aynı şekilde kâfirleri de söz konusu etmiştir. Burada ise sadece kullarının seçkinlerinin kısımlarını göstermiştir.
“ Allah (c.c.) bize ancak duası bizim için sekinet olan şahsa zekat vermemizi emrediyor.duası sekinet olan zat ise yalnız Rasulullah ‘dır.O da vefat ettiğine göre artık zekat üzerimize farz değildir” demişlerdi. Zekatı vermemek için bu ayeti delil gösteren mürtedler her şeyden önce imanın ne demek olduğunu anlamış değillerdi.Onlar nefislerin ve malların temizlenmesinin ancak zekatın verilmesiyle mümkün olabileceğini ve fakirlere zekat vermenin , maldaki Allah’ın hakkını vermek olduğunu anlamış değillerdi. Onlar , imanın; Allah’ın sistemini tam olarak hayata uygulamak manasına geldiğini kavrayamamışlardı.Onlar Muhammed (s.a.s.)’e verilen zekatı , tıpkı kabile reislerine verilen bir vergi gibi görüyorlardı.
Onlar zekatı vermemenin , imanı bozup , kişiyi İslam milletinden çıkaracağını ,namazla zekatın arasını açmak olduğunu ve Allah’ın bir emrini inkar etmek anlamına geleceğini anlamamışlardı. Zekat vermenin ise Allah’a ibadetin bir parçası olduğunu kavrayamamışlardı.
Bunu gören cennetle müjdelenmiş Ebu Bekir (r.a.) , sadece zekata karşı çıkan bu kimselere İslam’ın bütün hükümlerini reddeten hükmünü vererek mürtedlere savaş açarak onları katletmiştir.
Bu sapıkça tevile benzer bir olayda Hz. Ömer (r.a.) zamanında da olmuştu. Kudame b. Abdullah ve beraberindekiler delilleri şöyle idi :
“İnananlara ve yararlı iş işleyenlere ; sakınırlar, inanırlar, yararlı işler işlerler sonra haramdan sakınıp iyilik yaparlarsa yadiklerinden dolayı bir sorumluluk yoktur.Allah iyi davrananları sever “ (Maide 93)
Halbuki bu ayet, içki haram kılınmadan önce içki içmiş ve bu hal üzere ölmüş sahabeler hakkında inerek onlar için bir günah olmadğını bildirmişti.
Kudame b. Abdullah ve beraberindekilerin bu ayeti delil alarak içki içtikleri haberi Ömer b. Hattab’a ulaşınca Ömer ve diğre sahabeler , onlar hakkında şöyle hüküm verdiler :
“İçkinin haramlığını kabul ederlerse celdedilir (sopa vurulur), bu ayeti tevil edip içkinin helal olduğunu iddia ederlerse mürted olarak öldürülürler “(taberi)
Gelelim zamanımıza ; aynı zekat vermeyenlerin ve içkiyi helalleştirenlerin yaptığı gibi Allah (c.c.)nun ayetlerini saptıran ve tahrif eden kimseler vardır. Bunlar şöyle yapmaktadırlar:
İslam şeraitini uygulamadan kaldırıp insan ürünü şeraitlerle insanlara hükmeden tağutlar , saltanatlarını sürdürmek ve insanların kendilerini tekfir etmelerini önlemek için , İslam alimi olarak öne çıkardıkları bel’am ları kullanmaktadırlar. Onlar , televizyon uleması olarak her sıkıştıklarında bu prof. ettiketli kendi yetiştirdikleri bel’amlar vasıtasıyla şu sapık düşünceleri yaymaya çalışmaktadırlar:
La ilahe illallah diyen bir kimse , namaz kılarsa ve İslam’ı açık bir şekilde reddetmezse , İslam kanunlarıyla hükmetmediği taktirde ya zalim ya da fasık olur. Fakat kafir olmaz. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerdir” (Maide 45)
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıklardır” (Maide 47)
Hakim ancak açık bir şekilde:” Ben İslam dininden vazgeçiyorum “ derse kafir olur. Fakat İslam şeraitini bir kenara atıp Fransa ve İsviçre gibi küfür devletlerinden alınan beşer ürünü kanunları tatbik ederse , “ ben müslümanım “ dediği müddetçe kafir olmaz.
Şüphesiz tağutlar bu sapık tevilleriyle ancak la ilahe illallah ‘ın gerçek manasını bilmeyen zavallı ve cahil kimseleri kandırabilirler. Çünkü islamı bilen bir mümin , öncelikle tağutu ; yani İslam’ın dışındaki bütün kanunları , sistemleri , hayat nizamlarını reddetmedikçe ve bunları pratik hayatta uygulamadıkça , ister fert ister hakim olsun o kimsenin ne kadar İslam iddiasında bulunsa da Müslüman olmayacağını bilir.
Müfessirler maide suresi 44, 45, ve 47 ayetini bu üç ayeti birleştirerek açıklarken şöyle derler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafir , zalim aynı zamanda fasık kimselerdir. Çünkü üç özellikte kafirlerin sıfatlarıdır.Allah c.c. pek çok ayette : “ ….onlar cehennemlik zalimlerdir , ….cehennemlik fasıkların ta kendileridir ,,,, cehennemlik kafir olanlar işte bunlardır .” gibi nitelendirmelerde bulunmuştur.
Allah (c.c.)’nun hakkında kesin hüküm verdiği ; katilin öldürülmesi, hırsızın elinin kesilmesi,zina edenin sopa veya recm edilmesi , faizin ve içkinin yasak olması , kadınların tesettüre riayet etmesi gibi konularda hükme uymayıp tam tersine ; katili öldürmeyip hapsetme , faizi , zinayı, içki içmeyi serbest bırakması ve kadına istediği gibi giyinme özgürlüğü tanıma , hırsızlık yapanı hapsetme gibi başka hükümler veren , kendini aynı firavun gibi görerek ben buranın rabbiyim diyerek ilahlığa soyunup Allah yerine koymuş olur.Böyle kimseler , ne kadar Müslüman olduklarını iddia etseler de amelleri iddialarını yalanlamaktadır. Bu konuyu bu şekilde anlamayn kişi , İslam’ın temel meselelerinden olan , hükmün yalnız Allah’a ait olduğu ve hayatta yalnız Allah’ın koyduğu şeriatın uygulanması gerektiği meselelerini anlamamış demektir. Temel meseleyi anlamamış kişinin de Müslümanlık iddiası boş ve geçersizdir.
******Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9)
“CİHAD”
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.
الشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُواْ عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَـئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.
أَلَمْ تَرَ إِلَى الْمَلإِ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ مِن بَعْدِ مُوسَى إِذْ قَالُواْ لِنَبِيٍّ لَّهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُّقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ إِن كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ أَلاَّ تُقَاتِلُواْ قَالُواْ وَمَا لَنَا أَلاَّ نُقَاتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَدْ أُخْرِجْنَا مِن دِيَارِنَا وَأَبْنَآئِنَا فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْاْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
Musa’dan sonra, Benî İsrail’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: “Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. “Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?” dedi. “Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?” dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.
وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ
Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!
فَآتَاهُمُ اللّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever.
وَلَئِن قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.
فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ثَوَابًا مِّن عِندِ اللّهِ وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
Bunun üzerine Rableri, onların dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O’nun katındadır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat göster
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.
فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآخِرَةِ وَمَن يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيُقْتَلْ أَو يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!
الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً
Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?” dediler. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.”
فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلاً
Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.
وَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَاء فَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ أَوْلِيَاء حَتَّىَ يُهَاجِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدتَّمُوهُمْ وَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا
Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُـلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.
وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُواْ مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوًّا مُّبِينًا
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.
وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer gurup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَّوْقُوتًا
Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.
وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ زَحْفاً فَلاَ تُوَلُّوهُمُ الأَدْبَارَ
Ey müminler! Toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. (Korkup kaçmayın).
وَمَن يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفاً لِّقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزاً إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاء بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah’ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir!
وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.
إِذْ أَنتُم بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُم بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى وَالرَّكْبُ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَلَوْ تَوَاعَدتَّمْ لاَخْتَلَفْتُمْ فِي الْمِيعَادِ وَلَـكِن لِّيَقْضِيَ اللّهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللّهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌ
Hatırlayın ki, (Bedir savaşında) siz vâdinin yakın kenarında (Medine tarafında) idiniz, onlar da uzak kenarında (Mekke tarafında) idiler. Kervan da sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer (savaş için) sözleşmiş olsaydınız, sözleştiğiniz vakit hususunda ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah hakkıyla işitendir, bilendir.
إِذْ يُرِيكَهُمُ اللّهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلاً وَلَوْ أَرَاكَهُمْ كَثِيرًا لَّفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَلَـكِنَّ اللّهَ سَلَّمَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Hatırla ki, Allah, uykunda sana onları az gösterdi. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette çekinecek ve bu iş hakkında münakaşaya girişecektiniz. Fakat Allah (sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerin özünü bilir.
وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولاً وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah’a döner.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُواْ وَاذْكُرُواْ اللّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلَحُونَ
Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.
وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ
Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.
وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.
وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ
Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.
وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِن يَكُن مِّنكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ يَغْلِبُواْ أَلْفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ
Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.
الآنَ خَفَّفَ اللّهُ عَنكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُمْ أَلْفٌ يَغْلِبُواْ أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) ikiyüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle (onlardan) ikibin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.
مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.
وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ
Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُواْ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُواْ مِن دُونِ اللّهِ وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ اللّهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ
İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ
Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.
ثُمَّ أَنَزلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنزَلَ جُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَعذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ
Sonra Allah, Resûl’ü ile müminler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.
ثُمَّ يَتُوبُ اللّهُ مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَن يَشَاء وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin tevbesini kabul eder. Zira Allah bağışlayan, esirgeyendir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَـذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.
قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ
Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.
إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Eğer siz ona (Resûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.
انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَـكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık” diye kendilerini helâk edercesine Allah’a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.
وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَـكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ
Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara “Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!” denildi.
لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir.
قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ
De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!
فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ
Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!
وَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ أَنْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَجَاهِدُواْ مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُواْ ذَرْنَا نَكُن مَّعَ الْقَاعِدِينَ
“Allah’a inanın, Resûlü ile beraber cihad edin” diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve: Bizi bırak (evlerinde) oturanlarla beraber olalım, dediler.
لَـكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.
لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Allah ve Resûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ
Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ
Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.
الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
Onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.
س وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!
فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا
(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik..) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ
Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.
فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاء اللَّهُ لَانتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِن لِّيَبْلُوَ بَعْضَكُم بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَن يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ
(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.
وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ
İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!
فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَن يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ
Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
قُل لِّلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ إِلَى قَوْمٍ أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِن تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا وَإِن تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُم مِّن قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا
Bedevîlerden (seferden) geri kalmış olanlara de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla, teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Eğer emre itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.
لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَن يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا أَلِيمًا
Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildirler.) Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.
وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا
Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.
هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا أَن يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُّؤْمِنُونَ وَنِسَاء مُّؤْمِنَاتٌ لَّمْ تَعْلَمُوهُمْ أَن تَطَؤُوهُمْ فَتُصِيبَكُم مِّنْهُم مَّعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَن يَشَاء لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا
Onlar, inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.
وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.
لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.
إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
وَإِن فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِّنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُم مِّثْلَ مَا أَنفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنتُم بِهِ مُؤْمِنُونَ
Eğer eşlerinizden biri, sizi bırakıp kâfirlere kaçar, siz de (onlarla savaşıp) galip gelirseniz, eşleri gitmiş olanlara (ganimetten), harcadıkları kadar verin. İnandığınız Allah’a karşı gelmekten sakının.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.
إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ
Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.
تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
Allah’a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!
إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah’tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah’ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Müslüman bir doktor , mesleği ile ilgili görev ve memuriyetlerde çalışabilir ve bu arada insanlara islam’ı sevdirebilecek bir şahsiyet te ortaya koyabilir . İşinde cahili düzenin direkt müdahalesinden uzak ve kendi teknik alanı çerçevesinde çalışmalarını sürdürebilir.
ÖĞRETMEN :
Öğretmen doktor ve mühendis gibi değildir . gerek İslam’i olmayan eğitim programlarında , gerekse tağutları yüceltmek zorunda olması dolayısıyla belli bir oranda cahiliyyenin kaçınılmaz baskısına maruz kalır . Bununla birlikte ruhi , ahlaki , ve dini yaşantısıyla öğrencilerine İslam’ın cahiliyyeden nerede ve ne şekilde ayrı ve farklı olduğunu gösterebilir.
DİĞER MEMURİYETLER :
…Kimse devlet kademelerinde görev almasın, kimse ticaret yapmasın demek istemiyorum. Tam tersine bütün bu alanlarda bağımsız islami hareketin gelişimine önemli katkılarda da bulunulabilir. Demek istediğim, başlangıçta üzerimizde bulundurduğumuz kulluk bilincinden harşeye rağmen taviz verilmeden, ahiretimizi kollayarak bu alanlardan yararlanabiliriz.
imam Azam zalim ve fasıkğın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte sosyal faaliyetlerin yürütülmesi gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi adilse zalim halifenin kadısının hükmünü kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır.
Nitekim selefi salihin zalimler tarafından verilen kadılık vazifelerini üstleniyorlardı. Kadı Beydavi de şöyle demiştir: “Bu ayette vazife isteme ve bu vazifeye hazır olduğunu izhar etmekle hakkı yerine getirmenin ve halkı idare etmenin kafirden görev almaktan başka yolunun bulunmadığını bildiği vakit kafirden görev almanın caiz olduğuna delil vardır.” Tüm bunlar Hz. Muhammed sav’in ümmeti içinde geçerlidir. Kuran bunu neshetmemiştir. Bu da hangi suretle olursa olsun, islamın ve müslümanların maslahatı için demokratik sistemlerden görev almanın tağutu veli edinmekle aynı şey olmadığının başka bir delilidir. Müslümanlar sorumlusu olmadıkları gayri islami bir ortamın içinde kendilerini bulmuşlarsa, bundan kurtulmalarının yolu demokratik sistemlerden görev almayı reddederek sosyal hayattan soyutlanmaktan değil, şartları kendi lehlerine değiştirinceye kadar mevcut fırsatlar dahilinde demokrasinin imkanlarını kullanmaktan geçer.
Allah cc’a ait olmayan beşeri düzenlerde müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli konu öncelikle rejimlerin niteliğine bakmadan yaptığı işin fıtri olup olmaması, islami olup olmaması ve kendisinin yaratılıştan gelen tabii bir hakkının olup olmamasıdır. Böyle bir hakkını kullanırken rejimlerin bir takım yaptırımlarına muhatap olması ve takatının üstündeki bu yaptırımlara boyun eğmesi, müminin asla o rejimi kabullendiğini göstermez..Daimi bir şekilde ticaret yapmak istediğinizde, tağuti rejimlerden müsaade alınması gerektiği için, bir takım paralar ödemek zorunda kaldığınız için bu işlerden vaz mı geçeceksiniz? Birisi bize “Siz de tağuti düzenleri kabulllenmiş durumdasınız. Onun müsadesiyle ticaret yapıyorsunuz, ona vergi ödüyorsunuz, onun verdiği tapuyu alıyorsunuz vs” diyemez. Çünkü bütün bunlar, insanın yaratılıştan getirdiği, Allah azimüşşan’ın meşru kıldığı fiilerdir. Kervanımız soyan eşkıya karşısında çaresiz kalışımız ve o an için elimizden bir şeyin gelmeyiş eşkıyayı meşru gördüğümüz anlamına gelebilir mi?.
“ — Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin !” denince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. “ ( Nisa 61 )
Bilindiği gibi beşer tarafından konulmuş anayasa ve yasalara bağlı kalmak , insanlar tarafından ve Allah’ın şeriatine aykırı konulmuş bu hükümlere dayanarak hükümler vermek yani bu esasa göre beşeri düzenlerin yargı kurumlarında görev almak , İslam’a karşı ve taban tabana zıt bir faaliyettir . Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin bu anayasalara göre kurulmuş düzenlerin heva sahiplerini kandırmasıdır , onları iman yolundan ve islam şeriatinden uzaklaştırmasıdır .
Rasulullah (s.a.s.) hicretin 8.yılında Mekke’yi feth ettiğinde ,Ka’be’deki ve meydanlardaki bütün putları tamamen yıktı.Mekke’de yeni Müslüman olanlara da evlerindeki putları yıkmalarını emretti ve Mekke’de Allah’ın hükümlerini uygulamaya başladı. Mekke’nin fethiyle bir çok müşrik Müslüman oldu fakat , Müslüman olmaktan kaçınıp , sapık inançlarına bağlı kalanlar da vardı.Mekke civarındaki meydanlarda ve Müslüman olanların evlerinde bulunan zahiri putlar yıkılmasına rağmen ,Müslüman olmamakta direnenlerin putlar hakkındaki düşünceleri henüz değişmemişti.
Hicretin 9. yılında Tevbe suresi ininceye kadar müşrikler, Müslüman olmaya zorlanmadılar ve sapık inançlarının eseri olan ibadetlerini yapmalarına da ses çıkartılmadı. Onların Ka’be’yi çıplak veya giyinik tavaf etmelerine göz yumuldu. Onların Müslüman olmaya zorlanmayıp , sapık inançlarından kaynaklanan bir takım ibadetleri yapmalarına ses çıkartılmaması şüphesiz bir hikmete dayanmakta idi. Allah(c.c.), onlara belli bir müddet İslam’ın güzelce anlatılmasını, onlara düşünme fırsatı verilmesini ve böylece mutmain olarak islam’ı seçmelerini istiyordu. Sonunda Allah(c.c.) Tevbe suresini indirdi ve onlara verilen sürenin bittiğini, onlara daha önce tanınan imkanların artık tanınmayacağını ve artık Ka’be’ye giremeyeceklerini ve orayı çıplak olarak tavaf edemeyeceklerini bildirdi.
Günümüzde Müslüman olduğunu , hatta müslümanların öncülerinden olduğunu iddia eden, siyer hakkında kitaplar yazıp Rasulullah’ın siyretinden dersler ve ibretler çıkartan bir takım yazarlar, ya bilerek , ya bilmeyerek ya da insanları kasıtlı olarak gerek islam’dan uzaklaştırmak için bu olaydan İslam’a zıt bir takım sonuçlar çıkartarak şöyle demişlerdir:
“ Rasulullah(s.a.s.) mekke’yi feth ettikten sonra , belli bir müddet İslam’i hükümlerin hepsini değil de bir kısmını tatbik etmiştir. Mesela ; Rasulullah(s.a.s.) mekke’de otoriteyi ele geçirdikten sonra , tam iki sene Beytül Haram, müşriklerle dolu olarak kaldı ve Ka’be çıplak olarak tavaf edildi. Bu hadiseden almamız gereken büyük dersler vardır: İslam devletini kurduğumuz zaman İslam’ın bütün hükümlerini hemen tatbik etmeyebiliriz.İslami bütün hükümler ancak gerekli eğitim yapılarak uygun bir ortam sağlandıktan sonra uygulanabilir. Eğer islam’ın bütün hükümlerini birden uygulamaya kalkarsak, rasulullah’ın metoduna aykırı hareket etmiş oluruz. Rasulullah(s.a.s.)’in ,mekke’yi feth etmesine rağmen, müşriklerin Ka’be’ye girmelerine ve ka’be’yi çıplak olarak tavaf etmelerine izin vermesi , bu konuda bizim için büyük delildir.” Bu anlayıştaki kişiler ;ya islam’ı hiç anlamamış, ya gerçek İslam akidesini kasıtlı olarak yıkmaya ve saptırmaya çalışan , ya da İslam şeriatının bir kısmını tatbik edip bir kısmını sonra tatbik edeceğini iddia ederek insanları kandırmak isteyen tağutlara, meşruiyet hakkı vermeye çalışan kimselerdir.Böyle iddialar sadece,siyer hakkında kitap yazan bazı kimselere has değildir.
Tedrici olarak zamanla İslam’ı tatbik edeceğini iddia eden kişinin Müslüman olduğunu bile iddia ederler. Onlar ; Müslümanlara muhkem ayetlerle kesin haram kılınan içki , faiz veya baş örtüsü gibi hükümlerin tedrici olarak uygulanabileceğini iddia etmekte ve buna ; İslam devletinin maslahatı veya içinde bulunduğu merhale gereği , İslam’ın yasaklamadığı konularda, müşriklere belli bir müddet izin verilebileceği hükmünü delil getirmektedirler.
Oysa Allah’ın kesin yasakladığı konularda , değil Müslümanlar , müşriklere bile mühlet caiz değildir. Mesela çıplak tavafı veya kafirlerin Ka’be’ye girmesini yasaklayan hükümler geldikten sonra , merhale veya maslahat gereği dahi olsa, bundan sonra kafirlere bu konularda taviz verilmemiştir.
İslam dininin hakim olduğu yerlerde Müslümanlar, Allah’ın haram kıldığı her şeyi o andan itibaren yasaklamak zorundadırlar.Henüz zamanı gelmedi veya ortam müsait değil diyerek, Allah’ın yasaklarından bazısını uygulamaktan kaçınmak caiz değildir. Rasulullah(s.a.s.) dışında hiçbir kimse Allah’ın yasak kıldığı bir şeyi , bir müddet için dahi olsa serbest bırakma hak ve selahiyetine haiz değildir.Rasulullah(s.a.s.)’in de böyle bir şey yapmasını şüphesiz kendi içtihadına göre değil, ancak vahye göredir.
Mesela ; Allah(c.c.) faizi ve içkiyi haram kılmış, mümin kadınların örtünmelerini, ise farz kılmıştır. Bu ve benzeri hükümler muhkem hükümlerdir.İslam devletinin hakim olduğu ilk günden itibaren bu ve benzeri hükümleri uygulamaya koyması şarttır.Böyle yapmayıp, ”daha insanlar bu hükümleri kabul etmeye hazır değildirler, nasıl Rasulullah (s.a.s.)Müslümanlara içkiyi birden bire değil de merhaleli olarak yasakladıysa , bizim de birden bire değil alıştıra alıştıra yasaklamamız gerekir”. Ya da, “faizi birden bire yasaklamak şimdilik uygun değildir, Müslümanlar şimdilik faiz yesinler, daha sonra zamanla bunu alıştırarak yasaklayalım.”
Ya da, “Müslüman kadınlara birden bire kapanmak ağır gelebilir, bu yüzden onları hemen kapanmaya zorlamayalım”, demek apaçık küfür olan iddialardır. Bir de bu iddiaları desteklemek için ,bu meseleyle alakası olmayan , Rasulullah (s.a.s.)’in Mekke’yi fethinden sonra, henüz hakkında yasak bulunmayan bazı konularda müşrikleri serbest bırakmasını delil göstermek daha da kötü bir sapıklık ve Rasulullah (s.a.s)’e büyük bir iftiradır.Rasulullah feth ettiği her yerde Allah’ın hükümlerini hiç geciktirmeden harfiyen uygulamıştır. Feth ettiği yerlerdeki müşriklere ise, sadece Allah’ın kesin yasaklamadığı konularda izin vermiştir. Yine Rasulullah, İslam’a yeni giren kimselere, islam’ın hükümlerini alıştıra alıştıra uygulama yoluna gitmemiş, onlardan Allah’ın haram ve farz kıldığı şeyleri eksiksiz olarak yerine getirmelerini istemiştir.
İçkiyi kesin haram kılan ayet indikten sonra, içkiyle ilgili olan daha önceki hükümleri asla uygulamamıştır.bu ayet indikten sonra Müslüman olanlara, ilk Müslümanlara uygulanan içkinin merhaleli haram kılınış hükmünü uygulamamış , veya içkiyi tedrici bir şekilde yasaklama yoluna gitmemiştir.Allah’ın haram kıldığı diğer konularda da böyle yapmıştır. Şu çok önemli bir kaidedir:
Faiz haram kılınmadan önce faiz yiyen kişi , haram işlemiş sayılmaz.Yine içki haram kılınmadan önce içki içen de haram işlemiş olmaz.Hicab ayetinden önce başını açan Müslüman kadınlar da haram işlemiş sayılmazlar.Bütün bunlara izin veren İslam devleti de küfür işlemiş değildir.Yine kesin haram kılınmadan önce Kabe’ye kafirlerin girmesine veya orada çıplak tavaf etmelerine izin veren İslam devleti için de ; Allah’ın haramını helal kılmış denilemez. Şayet böyle denilecek olursa içki , faiz hicabsız dışarı çıkma gibi Allah’ın haram daha sonra haram kıldığı meseleleri haram kılınmadan önce serbest bıraktığı için Rasulullah’ın küfürle suçlanması gerekirdi.Rasulullah’ı bundan tenzih ederiz. Allah’ın haramını helal kılmak ancak kesin haram hükmü geldikten sonra söz konusu olur. Allah’ın kesin haram hükmü geldikten sonra ; bu hükümleri tatbik etmek için zamanın uygun olmadığını veya, insanların henüz bu hükümleri uygulamaya hazır olmadıklarını söylemek, bir Müslüman için mümkün değildir. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak , Müslümanların belli bir süre de olsa İslam’a zıt olan küfür kanunlarını uygulamalarının caiz olduğunu söylemek olur ki ; bu bütün Müslümanların ittifakıyla küfür olan bir iddiadır.
Zamanımızda İslam şeraitini Allah’ın istediği gibi tatbik eden hiçbir devlet yoktur.kendilerine İslam ülkesi diyen, fakat yöneticileri Allah’ın şeriatını tatbikattan kaldırıp insan ürünü kanunları yürürlüğe koymuş bir takım ülkeler vardır.Buna rağmen kendilerinin Müslüman olduklarını iddia edebilmektedirler.Bu ülkelerdeki halkın çoğu da şirk işlemelerine rağmen İslam dinine bağlı! olduklarını iddia edebilmektedirler. Dini nefislerine uydurmalarına rağmen üstelik .Yine bu ülkelerde yürürlükte bulunan kanunlar İslam şeraitine uygun olmamasına rağmen hala Müslüman bir devlet (dar’ul-İslam) olduklarını söyleyebilmektedirler. Tamam anladık dilin kemiği yok ama bu kadar da pişkinlik olmaz ki.
Şüphesiz bunlar İslam devleti değildirler.böyle ülkelerde bir İslam devleti kurulduğu zaman, elbette Müslümanların orada İslam kanunlarını hiç bir eksiltme yapmadan , olduğu gibi uygulamaları gerekir. İslam devleti kurulduğunda, o ülkelerde yaşayan insanlar da, gerçek İslam’ın ne olduğu, gerçek müslümanın nasıl olması gerektiği, eski yaşantı ve şirklerinin hakikati , ne kadar Müslümanlık iddiasında bulunulsa da şirk üzere yaşadıkça asla Müslüman olunamayacağı en güzel ve en açık bir şekilde anlatılmalıdır.
Bu açıklamalarımızdan sonra ,Müslüman olduğunu iddia edenlerin tercih edebilecekleri üç seçenek vardır:Ya islamın bütün hükümlerini kabul edip yaşantılarına aktararak gerçek birer Müslüman olurlar , ya İslam devletini terk ederler, ya da müşrik olduklarını kabul edip İslam devletinden, belli bir bölgede bir müddet kalmak için izin isterler.Bu durumda İslam devletinin lideri ,merhaleye ve maslahata göre , gerekli görürse müşrik halka , cizye veren müşriklerin hukukunu tatbik eder ve belli bir süre İslam devletinde yaşamalarına müsaade eder.
Fakat İslam lideri , hiçbir zaman müşrikleri Müslüman kabul ederek ; “Siz henüz bu hükümleri yaşamaya hazır değilsiniz , dolayısıyla biz bu hükümleri , size alıştıra alıştıra tatbik edeceğiz diyemez.Çünkü Allah’ın hükmü varken başka bir hükmü tatbik etmek küfürdür.Allah’ın hükmünü tamamen tatbik etmeyen ise Allah’ın hükümleri dışında başka hükümle tatbik etmiş olur.
Mesela; baş örtüsü takmak her Müslüman kadına farzdır ve her Müslüman kadının bunu farz kabul edip tatbik etmesi gerekir. Eğer belli bir müddet bu hüküm uygulanmazsa , bu müddet bir saat gibi az bir süre bile olsa , o süre içinde küfür kanunları uygulanmış olur. İçki , faiz ve diğre konularda da durum böyledir. “Faiz uygulanmazsa İslam ekonomisi batar, bunun için bir müddet faiz ekonomisini devam ettirelim. Bunu tedricen ortadan kaldırırız “ diyenler de faiz sistemini uyguladıkları müddetçe Allah’ın kanunları dışında başka kanunlar uygulamış olurlar. Bu alim olsun , cahil olsun her müslümanın bildiği gibi apaçık bir küfürdür.
|
Her kesimden müslümanın gündemini işgal eden bir konudur ; müslümanlar niye darmadağınık , niye bir araya gelmiyorlar ? … vb. sorusu .
Bunun sebebi bellidir. Kur’an-ı kerim’in pek çok ayetinde ve Hz. Peygamberin hadis-i şeriflerinde buyurduğu ayrılıkların sebebi , ve bir araya gelmenin şartlarını da bildirmişlerdir . فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ –
– مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“ Sen yüzünü Hanif olarak Din’e , Allah’ın insanları üzerinde yarattığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir .Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur . Dosdoğru din işte budur . Fakat insanların çoğu bilmezler . O’na dönenler olarak , ( O’na yönelin ) , O’ndan korkun . Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın . Onlar ki , dinlerini parça parça ettiler , kendileri de fırka fırka oldular. Her bir fırka de ellerindeki ile sevinmektedir … “ ( Rum 30-32 )
Bu ayeti anlamaya çalışırsak , bu buyruklar : 1 – Allah’ın dinine Hanif olarak yönelmeyi emretmektedir . Haniflik ise her türlü din ve sistemden yüz çevirip yalnızca Allah’ın dinine , Allah’ın buyruklarına itaati kabul etmek , O’nun dışında kalan , O’na uymayan her şeyi red etmek demektir . Buna göre müslümanların aralarındaki ihtilafları kaldırmalarının birinci şartı , kayıtsız ve şartsız olarak Allah’ın dinine teslim olmayı kabul etmeleridir. 2 – Yalnız İslam dini insan fıtratına uygun bir düzendir. Onun dışında kalan bütün sistemler , İnsanın tabiatına aykırıdır. Bu aykırılık dolayısıyla hem batıldırlar , hem de insanı dünyada da ahirette de mutlu edemezler ve doğruya iletemezler. 3-İnsanların çoğunun bu gerekçelerden haberi olmayabilir. Daha doğrusu yoktur . çoğunluğun bu gerçeği bilmeyişi, müminlerin inanç ve kanaatlerinde bir zayıflamaya , bir gevşekliğe sebebiyet vermemelidir.Çoğunluğun peşine takılıp gitmiş olması , müminlerin Allah’a dönüşlerine engel olmamalıdır. 4- Allah’tan korkmak , namaz kılmak, yani Allah’ın bütün emir ve hükümlerini yerine getirmek ve özellikle de namazı dosdoğru kılmak, doğru yol üzerinde sebat etmenin teminatıdır.Bu arada müşriklerin yolunu izlememek için özel bir gayret harcamak da önemle vurgulanmalıdır. 5 – Bu temel esaslara riayet etmek, bir araya gelmenin şartıdır. Bunların yitirilmesi ise müşrikler gibi dinde tefrikaya düşüp, bölük pörçük olmanın belirtisidir. Bunlar yitirildiği takdirde bir arada olmaya imkan ve ihtimal yoktur . O halde, birlikteliklerini yitirmiş müslümanların, ihtilaflarını evvela çözümleme esaslarında ve yöntemlerinde ittifak sağlamaktan işe başlayarak , Allah’ın emrettiği şekilde ortak anlayış , tavır , ahlak, eğitim, hareket , plan ve programları üzerinde ittifak yoluna gitmeye çalışmaları zorunludur. Bunun ön şartlarından biri de hangi tarafın dile getirdiğine bakmaksızın, hakka teslimiyet asaletini gösterebilmeye samimi olarak hazır olmaktır. “Bölük pörçük olmayın “ diye nitelendirilen hadisenin müslümanların kendilerinden gelen iç sebebi, Allah’ın dinini gereği gibi anlayıp yaşamamalarıdır. Dış sebebi ise hiç şüphesiz adına demokrasi denilen düzenin müslümanlara gereği gibi dinlerini öğrenme, yaşama, tebliğ ve nesillerine telkin fırsat ve imkanını tanımaması , mevcut imkanlarını da ortadan kaldırması, bununla da yetinmeyerek sahip oldukları dinlerinden uzaklaşmalarını hedef alan direkt ve dolaylı , gizli ve açık programlarını faaliyet alanına koymasıdır. “أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ ”Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? “ (Maide 50 )
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا “ Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur” (Ahzab 36 ) أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran 142 )
وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ
“ Onların çoğu şirk koşmadan Allah’a iman etmezler .” (Yusuf 106 )
“ İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَاء مِنكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاء أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِن شَيْءٍ رَّبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
”İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” Şu kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”
“Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” (Mümtehine.4 )
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ –– هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “inandık” derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “kininizle geberin!”. Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.” (Al-i İmran 118-119 )
“وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
”Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115 )
”Hidayet kendisine tebliğ edildikten sonra kim Rasule karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola saparsa, onu seçmiş olduğu yolda bırakır, cehenneme atarız. O ne kötü bir düşüştür.” (Nisa 115 )
Tebliğ çalışmasıdır ; şahit ol Ya Rab ! |
Şehid Abdullah Azzam; “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyen, Allah’ın şeriatına ve Resulullah’ın sünnetine zıt bir kanun koyan, o kanunu uygun gören veya destekleyip imzalayan kimseler için kafir olurlar ve İslam milletinden çıkarlar” dedikten sonra, “beşeri sistemlerin gölgesinde parlementoya girmenin hükmü” konusuna değinmiştir. Bu konu son dönemde İslam aleminde çok sorulduğu için bu konu hakkında müstakil bir bölüm açmayı uygun gördük.Şehid Abdullah Azzam’a parlementoya girmenin hükmü soruldu.
O şöyle cevap verdi: “Parlemento bakanlar kurulu tarafından çıkarılmış kanunları inceleyen bir mercidir. Allah’ın indirdikleri hariç kanun yapmak insanı dinden çıkarır. Dolayısı ile parlemento beşeri kanunlara uyarsa dini ve akidevi yönden büyük bir tehlikededir.(Bu paragraftan da anlaşıldığı gibi Arap ülkelerinde ki parlamentolar direk olarak kanun çıkaran bir kurum değil, bilakis çıkan kanunları inceleyen bir kurumdur.(y.y)
Ama şayet müslümanların maslahatı ve kafir sistemi durdurup karşı çıkmak için parlementoya girseler bu konu müslümanların genel maslahatına bağlıdır. Müslümanlar için hangisi güzel olursa onu yapması gerekir.
Fakat harama girmemek şartıyla. ” Maslahatın genel şartları: 1- Maslahat Şeriat sahihinin maksatlarına uygun olup asli hükümlere muhalif olmamalı ve açık naslara aykırılık teşkil etmemelidir.
2-Maslahat selim akıl sahipleri tarafından anlaşılabilen bir nitelik arz etmelidir.
3-Maslahatın zaruret olması ya bir zaruretin muhafazası yada bir güçlüğün defi için olmalıdır, (y.y) Nevap (vekil) kelimesi naibin çoğuludur. Bu kelime vekil manasına gelen naibin mi, yoksa musibet manasına gelen naibenin mi çoğulu olduğunu bilemiyoruz. Zira bunların çoğu vekil değil musibettir. Ve şu anda memleketimizde ki parlemento da bir oyuncak gibidir. Haşim er-Rıfai, parlemento, Abdunnasır, ve benzeri şeyler hakkında yazdığı “Hatırat Şiirlerinde şunları zikrediyor:
Ey Nasır! işte milletvekillerini Onları çocuk oyuncağı gibi Dilediğin şekilde hareket ettirebilirsin Senin arzuladığın bir şeyde Ağızlarını dahi açmazlar Biz çok iyi biliyoruz ki onlar sırf Konuştuğunda seni alkışlamak için Oraya biriktirilmişlerdir.Senden önce zulmetmek zehirli bir mantarken, Şimdi zulüm senin elinde organizeli bir örgüt oldu.
1-Beşeri sistemlere karşı olmak ve durdurulması niyeti ile girmek.
2-Şer’i bir maslahatı gözetmek. Mesela İslam davasına yardım ve müdafaa etmek. Zulme karşı durmak, toplumun kanını içen hırsızları ve hainleri belirlemek için…vs
Filistin’e bağlı Sila el-Harisiye kasabasında 1941 yılında doğdu.Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nden pekiyi derece ile 1966 yılında lisans diploması aldı. Daha sonra kısa bir süre Amman’da lisede öğretmenlik yaptı.Batı Şeria ve Mescid-i Aksa’nın 1967 yılında yahudilerin eline geçmesinden sonra, 1969′da Müslüman Kardeşler’in Mücahidler Birliğine katıldı. Yahudilerin, müslümanları alay konusu etmeleri ve onları küçümseyişleri ona ağır geldi. Ancak Fedaiyyun ile Ürdün ordusu arasında meydana gelen Kara Eylül olayları Filistin toprakları üzerinde cihadını sürdürmesine imkan vermedi.1969 yılında Usul-u Fıkıh master yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra doktora yapmak üzere Kahire’ye gitti. Usul-u Fıkıh’ta birinci şeref derecesiyle 1973′de doktorasını tamamladı. 1973-1980 yılları arasında Ürdün Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı.
“ — Melekler ; kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara ; “Ne yapıyordunuz ?” derler. Onlar da: “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.” derler.Melekler de:”Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya ” derler.İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir. “ (Nisa 97)
Kur’an-ı Kerim’de geçen bu ayetin nuzul ( iniş ) sebebi , bu ayetin tefsirlerinde anlatılmaktadır , ve bizim için bu konuda mihenk noktası olmaktadır . Nisa suresinin 97 ayetinin tefsirinin haricinde , Buhari ( r.a. ) şöyle rivayet etmektedir.
Halka karşı haşin tavırlı, çatık kaşlı, halkını horlayan, küçük gören, halkı ezmekten, dipçiklemekten garip bir haz duyan, halkının inançlarıyla alay eden, ordu içinde değil namaz kılmak, namaz kılanlara müsamaha eden subay ve astsubayları bile içinde barındırmayan, değil kışlada, sokakta, lojmanlarda bile başını kapatan hanımların subay eşlerini ordudan ihraç sebebi sayan bu kemalist generaller, halkın huzurunu ve devletin sınırlarını koruyabilir mi?
Malûm; Askerleri bağlayan bir “Disiplin Hukuku” ve o hukuka aykırı eylemlerin “ceza”larını düzenleyen bir “kanun” var… Evet; “477 Sayılı Yargılama Usûlü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkındaki Kanun”dan söz ediyorum… Bu kanunun “58. Madde”sinde, aynen şöyle deniliyor:
“Resmî üniforma ile genelevlere, kumarhanelere, meyhanelere, barlara ve girilmesi garnizon komutanlıklarınca yasaklı yerlere girenler veya sarhoşluğu gizlenmeyecek derecede olanlar; yedi günden, bir aya kadar oda veya göz hapsi cezası ile cezalandırılırlar!”
Madde, gayet açık: “Üniformalı” olarak, “genelev”e, “kumarhane”ye, “meyhane ve bar”lara gitmenin cezası, 7 günden 1 aya kadar “oda” veya “göz” hapsi!.. Ama; Aynı “üniforma” ile “cami”ye gidip “namaz” kılarsan, yallah!.. Hem de, “ceza hukuku” kapsamında böyle bir “suç” yokken!..
Üniforma ile “cami”ye gitmek, “kerhaneye” veya “meyhane”ye gitmekten daha ağır ceza ile çarptırılıyor.Bu en yakın tarihimizde “ Ardahan”da bir astsubayın başına gelmiştir. Ve Hürriyet gazetesinde 6 Şubat 2004 tarihinde haber olmuştur. Buraya gazetenin internet sayfa adresindeki konu adresini yazarak , haber kaldığı sürece okurların bu haberi orijinal gazetenin linkinden bulabileceklerdir.
( http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~7@tarih~2004-02-06-m@nvid~366946,00.asp)
Irak’a Türk askerinin girmesi için mecliste daha tezkere denilen utanç belgesi meclisten geçmeden, yani sivil irade belirmeden, Amerikan askerleri güneydoğuyu işgal ediyor. Gerek çeşitli silah araç ve gereçlerini, gerekse lojistik mühimmatını, tüm ağırlıklarını limanlarımızdan içeri sokuyor. Tüm ağır bombardıman savaş uçakları ve nakliye uçakları havaalanlarımıza iniyor. Denizden ve havadan onbinlerce Amerikan Coni´si (askeri) topraklarımıza giriyor. Sınırlarımızı korumakla görevli ordumuzdan tık yok, ses-seda yok! Peki bu komutanlar vatanı nasıl koruyorlar? Kime karşı, kimden koruyorlar?
Bu komutanlar, ki başörtüsü ile okumak isteyen öğencilerin tutumunu, İmam-Hatip okullarına halkın teveccühünü vatana ihanet sayarak, hükümetlere muhtıra verirken, TV ekranlarına birifinglerle, çeşitli basın yoluyla açıklamalar yaparak ve sokaklarda kendi halkına karşı tankları yürüten kukla generaller neredesiniz? Vatan işgale uğramış! Vatan hainleri, sizlerin görevi vatanı korumak değil mi? Vatan gelirinin üçte birini hortumlayan, bununla da yetinmeyip müslümanların hayır ve hasenatına da el koyan, kendi halkına karşı kabadayılık yapan, kahraman ordumuzun, kahraman generalleri (!) neredesiniz? Vatan fiilen işgal edilmişken, yıllardır vatan edebiyatı yaparak, milletin ensesinde boza pişiren kalpazanlar neredesiniz?
Şu hale bakınız, Amerika gelmiş yurdun bir kısmını işgal etmiş, istediği yerde askerlerini konuşlandırıyor, istediği gibi serbest hareket ediyor, tasarrufta bulunuyor, bizim topraklarımızda, bizim halkımızı, askerimizi yerel yönetimleri kale almıyor. Amerikan gazeteleri “Güney doğuda Türk askerleri uzaklaştırılsın, Amerikan askerlerine yaklaşmasınlar, çatışma çıkabilir!“ diye manşetler atılıyor. Bizim çeteci komutanlardan hiç bir ses, hiç bir açıklama yok!.. Demek ki, tehlike yok! Demek ki, vatan emin ellerde! Demek ki, vatanı bizim generaller adına Amerikan Coni´ler koruyor! Hayır, bu ordu müslüman Türk halkının ordusu değildir! Türk halkının emrinde ve hizmetinde değildir! Amerika´nın emrinde ve Amerikan direktifleri ile hareket eden, sivil hükümetleri baskı altında tutan, onları hizaya getiren, Türkiye´deki Amerikan müttefikleri, Amerika´nın yerli işbirlikçileri!..
Bu ordu, ordu olmaktan çıkmış, siyasallaşmış!.. Elindeki milletin gücünü millete karşı kullanan ve bu güce dayanarak, yargıyı, politik partileri ve hükümetleri, basın-yayın, medyayı, bütün sivil kurumları baskı altında tutmaktadır. Ona karşı gelenin, onu eleştirenin akibeti meçhuldür!
| Camide üniforma ile namaza ihraç | |
| Ardahan’da bir astsubayın üniformayla camiye gittiği için ordudan ihraç edilmesine ilişkin karar, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nce onaylandı. Mahkeme, kararın ‘‘ibadetin TSK aleyhine siyasi propaganda vesilesi yapılmaması’’ için alındığını açıkladı.
ASKERİ Yüksek İdare Mahkemesi, askeri mahkemede beraat etmesine rağmen, üniformayla camiye giden astsubayın ordudan atılmasını uygun buldu. Ardahan Jandarma Karakolu Yardımcısı astsubay hakkında, Çukurca Merkez Camii’nde üniformalı giderek ibadet ettiği gerekçesiyle Jandarma Asayiş Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde dava açıldı. Ancak astsubayın dava sonuçlanmadan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişiği kesildi. Bu arada astsubay, suçun ceza hukukunda düzenlenmediği gerekçesiyle beraat etti. Astsubay, bunun üzerine, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne (AYİM) başvurdu. AYİM, astsubayın ordudan atılmasını onaylayarak, davayı reddetti. AYİM, sözkonusu kararında, ibadetin kimi çevrelerce, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni araç edinip siyasi propaganda vesilesi yapılmasının önlenmesi amacıyla, bu kararın verildiğine işaret edildi. Kararda, şöyle denildi: EMİR VERMİŞTİK ‘‘Anayasal bir güvence altına alınan din ve vicdan hürriyetine, Anayasa’ya aykırı olarak herhangi bir kısıtlama getirilemeyeceği açıktır. Ancak ibadetin kimi çevrelerce Türk Silahlı Kuvvetleri’ni araç edinip siyasi propaganda vesilesi yapılmasının önlenmesi amacıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir parçası olan Jandarma teşkilatının özellikli görevi de dikkate alınarak verilen birlik dışındaki mescit ya da camilere, rütbeli personelin resmi elbise ile gitmemeleri, sivil elbise ile gitmeleri yolundaki emrin, ceza hukuku açısından suç oluşturmasa da Silahlı Kuvvetler’in konumu da göz önüne alınarak, idare hukuku açısından, ayırma işleminin oluşturulmasına gerekçe teşkil edecek nitelik ve nicelikte olduğu, davacının artık bu hizmet için elverişli bir kişi olma vasfını yitirdiği, tesis edilen idari işlemin tüm unsurları açısından hukuka uygun olduğu vicdani kanaatine varılmıştır.’’ |
|
Bakan aslında devletin benimsediği düzen ve hükümleri uygulamak üzere ücretle tutulmuş bir kişidir. O , hiçbir şekilde uygulamaya koyacağı düzeni seçmek yetkisine sahip değildir . Üstelik tek başına teşrii (kanun koyma ) bir yetkiye sahip değildir . Bakan sadece yürütmekle görevli bir kimsedir .Müslüman bir kimse , böyle bir düzende bakan olmakla ve yalnızca bu makamı kabul etmekle dahi İslam’a muhalefet etmiştir . Çünkü bakanlık , devletin temelini teşkil eden demokratik düzenin üzerinde yükseldiği makamlardan bir tanesidir . Böyle bir makamı işgal etmek bile tek başına İslami olmayan hükümlerle , Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmektir ve bu hükümleri kabul etmek olarak değerlendirilir .Diğer taraftan , uyguladığınız bir düzeni reddetmeniz yada onunla çelişmeniz aklen nasıl mümkün olabilir ?
Kişi bakan olduğu takdirde cahili düzenin direkt baskısı altına girer ve bundan kurtulamaz .en azından reddettiği cahili yönetime , ya da Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tağutlara bağlı kalacağına dair yemin eder , söz verir , imza atar . Allah’ın indirdiklerine zıt olan yasama ile doğrudan ilişkisi olur . O zaman da Allah’ın emrine aykırı hareket etmekten kendisi alı koyamaz .
Halk kitleleri tarafından müslüman olarak tanınan kimselerin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yönetimlerde bakanlık kabul etmeleri ,cahili düzenlere bir çeşit şer’i kimlik kazandırmaktadır . Cahili düzenler için bir “ temiz kağıdı “ vermek anlamı taşır . Müslüman diye tanınan kimselerin böyle düzenlerde bakanlık yapmaları , onların doğru hareket eden kimseler olduklarını kabul eden halk kitlelerini aldatır .
Çünkü onlar bu davranışlarından bu cahili düzen ve bakanlıkların eleştirilecek bir taraflarının olmadığı , bakanlıklarını kabul ettikleri için de müslümanların ve İslami hareketin bu cahili düzen ve kurumlardan razı ve hoşnut olduğu kanaatine sahip olabilirler.
Bakanlar , fert olarak tek başlarına sorumlu olmakla kalmıyorlar , ortak bir sorumluluğa da sahiptirler . başbakan ve bakanlar , devletin genel politikasını uygulayıp savunmaktan hep birlikte sorumludurlar . Hiçbir bakan bu politikanın dışına çıkamayacağı gibi , buna olumsuz eleştiri de yöneltemez. Bu genel politikanın Allah’ın şeriatine aykırı olması durumu hiçbir şekilde değiştirilmez.
Devlette Allah’ın helal kıldığını haram , haram kıldığını helal kılan bir çok kanun vardır . Bakanın ise bu kanunları uygulamaktan başka bir görev ve sorumluluğu yoktur . Bakan devlet ve hükümetin politikasını uygulamakla yükümlü olduğuna göre prtaik olarak onun haramları işlemekten uzak kalmasına imkan yoktur . Örnek olarak bütçe kanunu ele alırsak ; bütçeye bütün bakanlar imza atar ve onaylarlar . bu bütçelerde en azından açık ve seçik bir şekilde faiz alıp vermek söz konusudur .
Müslüman bir bakanın katii bir şekilde haram kılınmış böyle bir necisin altına imza atması , onu dünya ve ahirette de helake sürükler . çünkü faiz işlemini yapan tarafa lanet edildiği gibi , şahitlerine , yazıcılarına da lanet edildiği bilinen bir husustur. İslami hareketin yakın geçmişini ve şimdiki durumunu ve problemlerini ele aldığı ve bazı çözümler önerip bir takım yanlışlıklara değindiği ve “ Vakıuna’l –Muasır “ adını taşıyan eserinde Muhammed Kutub , bu konuya da değinmektedir . “ Cahili Toplumlarda Hangi Tür Memuriyetleri Kabul Edebiliriz ? “ başlığını taşıyan bölümde özetle şunları söylemektedir :
“ İçinde yaşadığımız toplumlar , Allah’ın şeriati ile hükmetmedikleri ve Allah’ın şeriatinin hükmüne boyun eğmedikleri için “ cahili toplumlar ” dır. Bu toplumlar , cahili yöntem ve cahili hükümlerle hükmetmektedirler . Allah’ın hükmü dışında kalan her bir hüküm ise , yüce Allah’ın kitabında tesbit ettiği gibi cahili bir yönetimdir :
“ Onlar hala cahiliyye döneminin ( sapık ) hükmünü mü arıyorlar ? Sağlam bir inanç sahibi olan bir kavim için hükmü Allah’tan daha güzel kim olabilir ? “ ( Maide 50 )
Ancak bizim bu toplumları Allah’ın indirdikleriyle hükmetmedikleri için cahili toplum olmakla nitelendirmemizin , bu toplumlarda yaşayan insanların itikadi durumlarıyla ilgisi yoktur. Bu toplumlarda yaşayan insanlar müslüman da olabilirler , günümüz toplumlarında görüldüğü şekilde müslüman ve kafirlerin karışık olarak yaşadığı toplumlar da olabilirler . Toplumun niteliği ise , o toplumda yaşayan insanların akideleri göz önünde bulundurulmaksızın , topluma hükmeden düzenin mahiyetine göre isim alır .
Toplumun cahili bir toplumun olmasının sebebi , Allah’ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmeden ve toplumu altında barındıran “ cahili bir şemsiye “ nin varlığıdır .Allah’ın yoluna davet eden insanlar da dahil olmak üzere o toplumda yaşayan herkes bu şemsiyenin altındadır . Bu şemsiye altında bulunan insanlara dair verilecek hüküm , Rasulullah (s.a.) efendimizin de beyan ettiği üzere bizzat bu “şemsiye“ ye karşı takındıkları tavırlara göre değişir . Bu şemsiyeye razı olanlar ondandır , onlara karşı çıkan , reddeten de kendine has olan hükmünü alır.
“ ….Onlara karşı eliyle cihad eden mümindir ; onlara karşı diliyle cihad eden mümindir , onlara karşı kalbiyle cihad eden mümindir . Bunun ötesinde ise hardal tanesi kadar dahi imandan bir eser yoktur . (Müslim , imare 80) “ …. Kim hoş görmezse (o münkerden ) uzak kalır , kim karşı çıkarsa kurtulur , fakat kim de razı olur ve tabi olursa “ ( Müslim , imare 63-64 ; Ebu Davud , sunne 27 ; Tirmizi , fiten 78 )
Toplumun hükmü ve böyle bir toplum hakkındaki Allah’ın hükmü bu olduğuna göre , böyle bir toplumda müslümanların almaları caiz olan görevler ve memuriyetler nelerdir ?
Aslında bu konuda oldukça hassas bir ölçü ve kesin bir sınır bulunmamaktadır . Ancak akideye göre şöyle bir ölçü koyabiliriz : Yapılan görev yönetim kademelerinde yukarı doğru çıktıkça , bu makamlara karşı müslümanın takınması gereken tavırdan da zorunlu olarak o oranda uzaklaşılmış olur.
Konunun lehine ileri sürülebilecek bütün gerekçelere rağmen , böyle bir düşünüş gülünçtür , basittir .Bütün bunlardan öte , özü itibariyle davayı oldukça tehlikeli kaygan zeminlere çeker , ilk anda bazı aşamaların daha çabukça aşılmasına fırsat verecek şekilde imkanlar sağlayacağı mümkün gibi görünse bile , davayı çokça engelleyecek bir yoldur . Bu konudaki ilk tehlikeli kaygan zemin itikadidir Yalnızca allah’ın şeriatinin hükmüne başvurmakla , başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan , Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm , cahili bir hükümdür , o cahili hükmün kabul edilmesi de , o hükümden hoşnut olunması da , o hükme ( herhangi bir şekilde ) iştirak etmek de müslüman için , Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmediğini , reddettiğini ilan eden bir parlamentoya katılmak nasıl caiz olabilir?.
“ Allah size Kitab (Kur’an)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi. .. ( Nisa 140 )
İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir : “Bizler onlara karşı İslam’ı haykırıyoruz … Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşri’leri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz …Bizler “ devletin resmi kürsüsü”nden konuşuyor ve Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmeye çağırıyoruz …” Ancak bütün bunlar , açıktan açığa akideye aykırı olan bir tutuma uygun bir gerekçe olamaz . Derler ki :”Peygamber Allah’ın kelamını tebliğ etmek üzere Kureyş’in Nedve’lerine gitmiyor muydu?” Evet gidiyordu ; fakat onları uyarmak için … fakat nedve’lerinin faaliyetlerinde onlarla ortak hareket etmiyordu .
Allah’ın şeriatinin egemenliğini kabul etmeye davet eden bir müslüman , çağdaş cahiliyyenin Rasulullah’a (s.a.v.) izin verdiği gibi konuşmasına izin verilecekse , böyle bir davetçinin o Nedve’ye gidip tebliğde bulunması farz olurdu . Çünkü o bu durumda o Nedve’nin üyesi değil , dışından gelen bir davetçidir. O Nedve’yi Allah’ın indirdiklerine uymaya davet etmek üzere gelmiş bir kimsedir . Ne Nedve onu kendisinden saymaktadır , ne o kendisini Nedve’den kabul etmektedir . .. O sadece söyleyeceklerini söyleyip gitmek üzere yolu oraya uğrayıp geçen bir davetçiden ibarettir … “ Hak bir sözü söylemek fırsatını bulurum “ gerekçesiyle Nedve’nin bir üyesi olmaya gelince , bunun Allah’ın dininde hiçbir dayanağı yoktur .
İkinci tehlikeli kaygan zemin , halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır.
“Biz her fırsatta halk kitlelerine , Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır , diyoruz .” Allah’ın şeriatiyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti söz konusu olamaz …diyoruz. Diğer taraftan halk kitleleri bizim , katılmama çağrısında bulunduğumuz işe , katıldığımızı görmektedir . Bunun sonucu ne olur?.
Bizler böyle yapmakla aslında , İslam’ı ve düzenini ayakta tutacak ve oluşturulması gereken tabanı sulandırmaktayız .Çünkü artık bunun sonucunda halk kitleleri bu gibi hususlarda izlenmesi gereken yolu açık seçik bir şekilde anlayamaz , tesbit edemez .İslami bir yönetimin ayakta kalabilmesi için gerekli olan “ islami bir taban “ın oluşması ise , halk kitlelerinin bilinci netleşmedikçe , akidelerinin kendilerine yalnızca İslam ile hükmeden bir düzeni ve yönetimi kabul etmemekle yükümlü kıldığını kesinlikle bilmedikçe , evet bütün bunlar gerçekleşmedikçe böyle bir tabanın da oluşması mümkün değildir .
Üçüncü tehlike kaygan zemin ise , geçmişteki bütün asırların deneyleriyle ispatlandığı gibi , “ diplomasi oyunu” dur .Bu oyunda her zaman olduğu gibi güçlü olan zayıfı yutar . Bu oyun esnasında güçlü olanın elinden çok küçük dahi olsa egemenliğin bir parçasını zayıf olanın almasına asla fırsat verilmez .
Diğer taraftan batıl din ve idolojiler doğrultusunda şekillenmiş yapı ve yasaların yanında İslam’ın bir takım hükümlerine uygun hüküm ve yasaların bulunması , bu yapı ve yasaları “ cahili “ niteliklerinden kurtarmaya yetmez.
İbn Kesir : “ Onlar hala cahiliyyenin hükmünü mü arıyorlar ? …(Maide 50 ) ayetini açıklarken şunları söylemektedir .
Müslüman kimselerin ; hedefi İslam’ı ortadan kaldırmak olan , müslümanlara en ufak bir hayat hakkı tanımayan , iktidara geldiklerinde İslam dışı mevcut cahili düzeni sonuna kadar koruyacakları belli olan , İslam’a talib olmak bir yana , İslam adına gösterilecek en ufak kıpırdanışları dahi egemen düzen için en büyük ve birinci tehlike kabul eden , bundan dolayı da İslam’a karşı mücadeleyi zorunlu gören parti ve kurumlara destek veren , onları benimseyen , onların politikalarını doğrulayan kimselere gelince ; bu gibi kimselerin İslam ile her türlü bağlarını koparmış kimseler oldukları açıktır . O bakımdan onlarla yakın ilişki ve dayanışmaya girmek , yani onları “ veli edinmek “ mümkün değildir. Çünkü bunlar Allah’ı , Rasulunu ve müminleri veli edinecek yerde kafirleri veli edinmiş kimselerdir . Bunlara karşı takınılacak tavır ise şu ayetler ışığında belirlenmelidir :
–Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları veli (dost ) edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir. ( Tevbe 23 )
–Ey iman edenler ! Yahudileri de Hıristiyanları da veli ( dost ) edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları dost (veli ) edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez ( Maide 51 )
–Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa ; Allah’a ve Resulü ile sınır mücadelesi yapanlara (onların hükümlerine aykırı hüküm koyanlara ) sevgi beslediklerini göremezsin … ( Mücadele 22 )
Konu ile ilgili olarak çağımızın İslam alimlerinden Said Havva ‘nın fetvasını burada belirtmemiz uygun olacaktır .
“Hedefi İslam’ı uzaklaştırmak yahut ona karşı savaşmak ya da müslümanlara karşı mücadelee vermek olan partilere katılan müslümanlar ya mürteddir , ya da münafıkıtr . Mürted olan kimsenin tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Münafık olan bir kimseye ise zahirine göre muamele edilir .Ancak onun da irtidat ettiğine dair ortaya deliller çıkacak olursa , o taktirde onun da tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Bu gibi kimselere tevbelerinin samimi olmasına ve samimi olduklarının etkilerinin ortaya çıkmasına göre davranılır . Bu gibi kimselerin müslümanların başına amir konumuna getirilmesi ise mümkün bir şey değildir . ( Said Havva , el-Esas fi’t-Tefsir, Kahire, 1405/1985, X , 5850 )
Kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeklerden biriside, müslüman bir kimse için cahili düzenlerin egemenliği altında, inanç ve amel bakımından bir takım tavizler vermeden , fedakarlıklarda bulunmadan yaşamaya imkan olmadığıdır. Bu fedakarlıklar ise övülmeye layık fedakarlıklar değillerdir. Bilakis bunların çoğu normal şartlar altında yapılmaması, gereken tavizlerdir. Günümüzde ve içinde bulunduğumuz beşeri sistemin otoritesinde bulunan cahiliye idarelerinde , müslümanların yüzyüze geldikleri sıkıntılardan, içinden çıkmakta zorluklarla karşılaştıkları hallerden birisi de bu tür tavizleri vermek veya vermemek gibi bir sıkıntı yaşamalarıdır.
Esasen müslümanların cahili bir düzenin egemenlği altında kalarak istenen anlamda İslami bir hayat sürmesi, bütün ilişkilerini islamın öngördüğü şekilde ve islama uygun bir zeminde şekillendirip , sorumluluklarını yerine getirebilmesi , mümkün olan bir şey değildir. Fir’avuni düzenlerin egemenlikleri altında (dar’ul-harb) yaşayan müslümanlara, bulunduları yerden ayrılıp eğer varsa baskılardan uzak bir şekilde daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama hicret etmelerinin emredilmesinin sebebi de budur.
Cahili düzenlerin egemenliği altında yaşayan , sırf “rabbim Allah’tır“ dedikleri için zulum ve baskıya maruz kalarak akidesine ,inancına uygun bir hayat sürmekte zorluklarla karşı karşıya bırakılan müslümanlara , dar-ı islamda yaşayan müslümanların yardımcı olmakla görevli olmalarının sebebi de budur. Akidesini yaşamak, inancını hür bir irade ile seçip tercihine uygun bir hayat sürmek fırsatını egemenlik ve zulumleri altına aldıkları insanlara vermeyen düzenlere karşı müslümanın(lar) gerektiğinde cihad ederek bu tür zalim ve baskıcı düzenlere son verip, zulum ve baskılarını ortadan kaldırmakla görevli olmalarının sebebi de budur.
Ancak çeşitli sebeplerle hicret edemeyen müminler , küfrün , zulmun ve cahili düzenin saptırıcılıkları , türlü çeşitli hile , desise ve komploları karşısında daha az tavizli ve daha yoğun ve kararlı İslami tavırlı bir mücadeleyi nasıl verebilecektir? Özellikle de akideleri açısından ve İslam’ı hakim kılma açısından mutlaka izlemek zorunda oldukları ilkeler açısından kendilerini yanlışlıklardan koruyabilmek için neler yapmamalıdırlar ? Müslümanın her hususta Allah Rasulune uymak , O’nu yaşayışyla , ilişkileriyle örnek almak zorundadır .
“- Andolsun ki ; sizin için , Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulu güzel bir örnektir “ ( Ahzab 21 )
“ Deki : Eğer siz , Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah ‘da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın . Allah günahları bağışlayandır , esirgeyendir . “ “De ki : Allah’a ve rasulune itaat edin . Eğer yüz çevirlrlerse , şüphesiz Allah kafirleri sevmez “ ( Al-i İmran 31-32 )
Müslüman , ferdi ailevi , ahlaki , ruhi , iktisadi hayatında , sosyal ve toplumsal ilişkilerinde Allah Rasulunu örnek almak zorundadır . İslam’ın egemenliği altında yaşamak halinde böyle bir örnek alış elbetteki büyük problemler doğurmaz . Ancak İslami olmayan cahili düzenlerin egemenliği altında yaşanması halinde bu örneğe uygun tavırlar nasıl belirlenecektir ? Bizim için büyük önem taşıyan şu ayeti kerimeye dikkat kesilelim :
“ Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur ” (Mümtehine 1)
“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel birmisal vardır. Hani onlar (putperest ve cahili egemenliği kabul eden) kavimlerine demişlerdi ki: “Bizler sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi (düzen ve dininizi) reddediyoruz .Siz (şirki terk edip) bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.” demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.” (Mümtehine 4)
İlk ayette , beşer olarak göz önünde bulundurduğu bir takım mülahazalarla hareket eden ve bunun sonucunda Rasulullah’ın Mekke’yi feth etmek üzere hazırlık yaptığı haberini gizlice ulaştırmaya çalışan Hatıb b. Ebi Beltea ‘nın tutumu vesilesiyle, müminlerin müşriklere karşı takınmaları gereken başka türdeki tavırları dile getirilmektedir.
İslam’ın egemen olduğu bir dönemde bile müslümanlar, kafirler arasında yaşayan yakınlarına herhangi bir kötülük gelmemesi gibi mazur görülebilecek bir maksat dolayısıyla dahi olsa ,müslümanların özellikle gizli ve saklı kalması, kafirler tarafından bilinmemesi gereken stratejik bilgileri herhangi bir yolla ulaştıramaz , ima yoluyla dahi olsa onlara bilgi veremez. Ya İslami hareket , cahili düzenin yakın takibi ,nefes aldırmak istemeyen , zulmu ve saptırmak için hain ve sinsice tetikte bekleyişi , hatta bu uğurda aralıksız ve hummalı bir faaliyet içerisinde olması söz konusu ise ; müslümanların cahiliye düzenlerine karşı tavrı ne olabilir?.
Cahili çarkın bir dişlisi olarak kalmaya devam edildiği sürece ayet-i kerimede “ teberri “ ile yani uzak ve beri olmakla ifade edilen tavrı takınmak nasıl mümkün olacaktır ? Cahili düzen ve bu düzenin sahipleri , koruyucuları ve inanıcıları nasıl inkar edilecek , reddedilecektir? Müminler ile kafirler arasında esasen var olan kin , düşmanlık ve bunun sonucu olan mücadele nasıl ortaya çıkabilcektir ?
Egemen cahili düzen ile barış halinde yaşamanın yolları aranarak , bu uğurda İslam’ın ilkelerinden ve müslüman kimliğin en belirgin niteliklerinden tavizler verilerek böyle bir mücadeleyi başlatmak ve cahili düzene karşı sağlıklı bir şekilde gereken mücadeleyi vermek nasıl mümkün olabilir? Cahili düzenin aygıtlarından bir aygıt olarak yada bu aygıtın önemli yada önemsiz bir yerlerinde bulunarak, bu aygıtın bütünleyici bir parçası olarak , üstelik bunun islami, sağlıklı ve huzurlu bir yol olduğu telkinleri de yapılarak takınılan tavırlar, müslümanın örnek alması gereken tavırlar mıdır?.
Bu tavırlar dünya hayatında ve yalnızca maddi ölçülere göre zahiri bir esenliğe sebep gibi görünse dahi, takınmamız istenen tavırlar değildir. Bunlar örnek almamız gereken tavırlar olmadığına göre, yine de bu tür tavırları takınırsak kendiliğimizden (nefsimizden , heva ve hevesimizden) tavır üretmiş olmaz mıyız? Böylece cahili düzenin ekmeğine yağ sürmüş olmuyor muyuz ? Aslında Peygamber (s.a.) efendimize karşı mekke müşrik düzeninin tavrı da bu olmuştu.
“Onlar arzu ettiler ki , sen yumuşak davranasın , o zaman kendileri de yumuşak davranacaklardı“ ( Kalem 9 )
İslam yolunda muvahihidi bir duruş sergilerken, ve böyle mücadele içerisindeyken ,cahili düzenlerin egemenliği altında bulunulsun , ister İslam’ın belli bir egemenlik alanı olmakla birlikte küfre karşı sıcak mücadele vermek hallerinde olsun , müslümanların sıkıntısız , imtihansız , ibtilasız (bela , musibet) kaldıkları hangi dönemde görülmüştür ki? İmtihan ve ibtila kaçınılmazdır.Bu imtihanları başarı ile geçmenin , bu belalardan Rabbi razı edecek biçimde kurtulmanın yolu ; İslam üzere , Kur’an’ın gösterdiği örneklere uymaktan ,en ufak bir taviz vermeden sabırla sebatla yürümektir .
“ Ey iman edenler , sabırla, namazla (allah’tan ) yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”-“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.
Fakat siz anlayamazsınız “-“ Andolsun ki ; sizleri biraz korku , açlık , mallardan , canlardan ve ekinlerden yana bir eksiklikle sınayacağız . sabredenleri müjdele ! “ (bakara 153,154,155)
Allah’ın ve peygamberinin bizlere yol olarak göstermediği hiçbir yol ;Allah’ın yolu olamaz. Allah’ın yolu olmayan bir yolla mücadele vermek, en azından bid’attir. Bid’atin doğruluğunu savunmak , bu bid’at yolu izlemek suretiyle Allah’tan ecir beklemek ise başlı başına safdilliktir.Çünkü bid’at eğer günah değilse,ecre hiçbir zaman sebep teşkil etmez.
İslam adına mücadele verdiğini ileri sürüp, bu mücadele yolunu , her alanda örnek almamız gereken Hz. Peygamber’in izlediği yolun dışında kalan yollardan seçenler , bu sağlıklı yola çağıranlara karşılık , yollarının tehlikesiz olduğunu belirterek haklı olduklarını vurgulamaya çalışanlar, böyle bir gerekçe göstermekle ikinci bir sefer yanıldıklarını bilmelidirler.
Kafirlerin ellerinde bulundurdukları güçleri yanlışlıklara bahane göstermek , yanlış bir harekettir. Kişiyi Allah’tan korkmak yerine , şeytan’ın dostlarından korkmak alçaklığına mahkum eder .
“ İnsanlar (müşrikler , kafirler ) onlara:”Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, (gücünüz onlara yetmez) o halde onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter.
O ne güzel vekildir “. ( Al-i İmran 173 )
“De ki:”Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. . O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” – De ki: “Siz hakkımızda iki güzelin (Zafer veya şehadet) birinden başkasını mı gözetir durusunuz?Biz ise size Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi siz gözete durun, biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.” (Tevbe 51- 52)
Müminler , takdir edildiği şekliyle gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kadere iman ederler.O bakımdan onlar, korkudan ve dünya hayatına tutkunluktan meydana gelen hesaplarda bulunmak yerine, Allah’ı razı edecek yolların peşinde olurlar.
Cahili düzenlerin önlerine yol diye çıkardıkları metodları izleyerek, onlardan taviz koparacaklarını sanarak en büyük ve verilmemesi gereken tavizleri vermek yerine, mevlalarına sığınarak,O’nun kendileri için, akidelerini egemen kılmak yolunda belirlenmiş olduğu tartışılmaz doğru ve islami hedeflere yalnız kendisinin ulaştıracağı şeklindeki İlahi garantiye sahip olan nebevi yoldan başkasını izlemeyi asla kabul etmezler.
Ba’tılı iptal mücadelesi ve kafiri “meşru”laştıranlarBugün parti faaliyetleriyle ortaya serilen görüntü ve özellikle de yaptıkları çağrılar, islami partiyiz diyenlerin onları savunanların söylemleri maalesef Rasulün gösterdiği hareket metodundan oldukça uzaktır.Kur’anı Kerimde
“Andolsun biz her kavme Allaha ibadet edin ve tağuta kulluktan kaçının diye tebliğ etmesi için bir peygamber göndermişizdir.” Buyrulur.
1. Küfür
2.Şirk
3. Sünnet-i Nebebviyi terketmek
4. Günah-ı Kebaire razı olmak
5. Din-i ilahinin ğayrısına hizmet etmek.
6. Kebair işleyene yardım etmek.
7.Büyüklerin kötü huylarını görüp sükut etmek.
8. Bidat çıkarıp ümmete miras bırakmak.
9. Haram şeylere para ve mal sarfetmek.
10. Vekil olanın müvekkili aleyhine ve zararına hareket etmesi.
11. Emaret ve emirliği ele geçirmek için para ve mal sarfetmek.
12. Umur-u Müslimine fasık ve facirleri tayin etmek.
13. Hükümdar ve emirlerin, hakim ve memurların tebaasına veya maiyyetindekilere zulmetmesi.
14. Gücü yettiği halde zalimlerin alinden mazlumları kurtarmamak.
15. Zalimin zulmüne rıza göstermek.Onlara yardım etmek ve yol göstermek.
16. Hudud-u İlahide şefaat etmek.
17. Sözü fiiline uymamak.
18. Batıla yerdım etmek ve göz yummak
19. Hududu ilahiyi ikamede mudahene etmek.
20. Ellerinde bulunan dünya nimetine tamah eden Hakim, Vali, Zengin, Amir ve asi fasıkların evleri ve mekanlarına ve dahi bulundukları yerlere gitmek.
21. Zalimlerin huzurunda durmak el etek öpmek.
22. Günah işleyeceklere yol göstermak.
23. Ahkam-ı Kuran ile hükmetmemek.
24. Zaruret olmadığı halde zalimleri emirlik ve kadılığa getirmek.
25. Zulme sebeb olma ihtimali varken nazıra ve nazırın yaptığı işlere bakmak.
26. Emirlik, kadılık, memurluk veya müftülük için aracılık istemek.
27. Müşriklerle musafaha etmek, Onlarla merhabalaşmak, dostluk izhar etmek ve edecek lafızlar kullanmak, onlardan bir şey ummak.
28. Ahitlerini bozanlarla oturmak.
29. Müşriki bayram ve törenlere katılmak ve tebrikleşmek.
İşte böyle… Mümin kişiye yakışan: tehlikeden uzak durmaktır. Hele şüpheli şeylere yaklaşmamak. Gerisi size kalmış ya kabul ya red…
Takiyye; Allah’ın(cc) mümin kullarına gösterdiği bir felah yoludur ama takiyye her zaman söz konusu olamaz her zaman yapılamaz.Öncelikle kişinin takiyye yapabilmesi için işkence altında olması ya da ölüm tehdidine muhatab olması gerekmektedir. Tüm bunlar olmadan kendi hür iradesiyle bu vekillik mesleğine adaylığını koyar, milyarlarca lira da para harcar, sonra miletin huzuruna çıkıp oy dilenir, seçimi kazanır ve meclise girip ilk günden küfrünü ilan eder. Ondan sonra da sömürmek için müslüman kitleye bu takiyyedir der. Maşaallah…Kişilerin her şeyden evvel sözleri dikkate alınır, sonra da amelleri. Şimdi bu kişi lafzen ve amelen küfrü izhar ediyorsa bu kişinin hükmü kafir olduğunadır. Şu nokta karşımıza çıkabilir, kişi diyebilir ki:
“Ben tavbe ettim o sözümden vazgeçtim” O zaman kişinin davranışları tekrar izlenime alınır. Şayet tevbesine sadık olarak hareket ediyorsa iddiasında doğru olduğu ve ehl-i iman ve kıble olduğu anlaşılır. Ama hala ben tevbe ettim diyor ve hala o mefsedet yuvası puthanedeki çalışmalarına devam ediyorsa; tevbe ettim sözü dikkate alınmaz çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz kelam-ı kibarında işaret edilen gerçekliğin hükmü caridir.Bakınız ayet-i kerime de Müslümanın öyle yerlerde teşrik-i mesaisinin mümkün olmadığı nasıl beyan edilmiş:
“Ayetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zalimler topluluğu ile oturma.” (En’am: 68 )“
“O, Kitapta size indirmiştik ki; Allah’ın ayetlerini inkar edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafirlerle beraber oturmayın, yoksa sizde onlardan olursunuz. Elbette Allah, münafıklar ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa:140 )
Son söz olarak şunları söyleyelim ki: Takiyye olarak bir fiili adlandırabilmek için onun takiyye şartlarına uygunluk arzetmesi gerekir.Kulların her nefsi hareketlerine şeriatten bir delil getirmeye kalkmak ancak Allahın dinini tahrif etmektir.Bizler ancak ve ancak doğru yola Allah ve rasulü ile onların bize öğrettikleriyle varabiliriz. Bunun bilincinde, particilik gibi tüm bidatleri reddediyor ve tüm kardeşlerimizi, kopmaz sağlam ipe sarılmaya ve bir tek kelimeye çağırıyoruz.



